Kontrol edilemez parametrelerin çokluğu reklamın en
büyük düşmanıdır. |
Marka konumlandırmanın en temel, kestirimsiz yöntemi popüler
kültür unsurlarından yararlanmaktır. Mesajın hızlı iletilmesinin
yanında kampanya yaratma ve oluşturma yönü de düşünüldüğünde
bunun ne kadar etkili olduğu ortaya çıkar. Gündeliğin akış hızı
ile reklamın akış hızı birbirine denktir. Bu ilişkiye reklam
sosyolojisi açısından baktığımızda da bu böyledir. Toplumsal
değişim kendi hareket alanlarını yaratırken, tabi ki gündeliği
de unutmaz. Bu bağlamda reklamın aykırı ve popüler olan
üzerinden kurgulanması bir gereklilik değil bir zorunluluktur.
Simüle edilen toplumsal kodlar hedef kitle ile marka arasında
ayrılmaz, sürekli ve canlı bağlar oluşturur. Bu süreklilik
akışı, moda ve popüler kültür ikonlarının yayılma hızına
bağlıdır. İletişim kanallarından sürekli akan bu görüntü ve
iletiler kişinin algı havuzunda toplanarak toplumsal davranış ve
tutuma dönüşür. Bu dönüşüm bilindiklerle hareket eden kişinin,
en çok satın alma davranışına yansır. Bir mesaj taşıyıcısı
olarak star burada kaynağın kendisi değil, ileti taşıyıcısıdır.
Markalar insanlara benzer, yaşamları sesleri ve tonları vardır.
Onu başkalarından ayıran ses renkleri onun büyüme veya küçülme
eğrisini belirler.
Kurumsal kimliğini bunun üzerine kuran markaların önünde bitmez
tükenmez bir yol vardır. Gidecekleri daha çok yolları olduğunu
bilen bu markalar; yolculuklarında kendilerine bir beden (mesaj
taşıyıcısı) bulduklarında ise önlerinde yeni ufuklar açılır.
Reklamda star kullanılması gündelik, geçici ve pratik bir
zorunluluk değil bu felsefenin bir sonucudur. Bu alan pazarlama
iletişiminde çoğu zaman kesin sonuçlar doğursa da birçok
tehlikeyi de içinde barındırır. Star ile ruh bulan marka ve
reklam o bedenin kontrol edilmezliği düşünüldüğünde bu seçimini
çok dikkatli yapmak zorundadır. Popüler kültürün taşıyıcısı ve
üreticisi olan star doğası gereği bir çok tehlikeyi de içinde
barındırır.
Göstergebilim açısından star kavramı incelendiğinde starın biçim
ve içerik olarak çözümlenmesinde karşımıza çıkan kavramlar
“gösteren ve gösterilen’dir. Bu bir düz değiştirmece değil
tamamen tersi bir vurgudur. Gösterenler şeylerdir, oysa biçim
görünmezdir; gösterilenler düşüncelerdir, içerik maddiliği
temellendirir. Biliyoruz ki biçim ve içerik çoğu zaman
ayrılabilir görülürken ve bunların kavramsal birliği,
karşıtların birliğiyken (biçime karşı içerik); gösteren ve
gösterilen maddi olarak ayrılamazdırlar. Çünkü onların birliği
olan gösterge içinde birbirine bağlıdırlar. Gösterilen bir bütün
olarak göstergeden ne öncedir nede sonradır. Bu bağlamda star
olgusuna baktığımızda karşımıza şöyle bir çözümleme çıkmaktadır.
GÖSTEREN + GÖSTERİLEN =GÖSTERGE(Tutum,
Davranış) + (Öykünme+Taklit)
=Star
Reklamda starın kullanılmasında ise aşağıdaki ilişki ortaya
çıkmaktadır.
GÖSTEREN + GÖSTERİLEN = GÖSTERGE
(Bilindik Yüz) + (Popülarite) =
Star
Reklam bir algı sorunudur, reklamla girilen ilişki bilinen
göstergelerden bilinmeyen göstergelere doğru akar. Star burada
mesajın taşıyıcısıdır bir bütün olarak. Bütün olarak, çünkü
kendisinde şekillenen algı ve görüntü gerçekliği tartışılması
gereken bir nokta değildir; aksine onda varolan popüler kültür
kodlarının aktarma yeteneğidir. Çocuk ürünleri pazarlamasında
onlarla ilişki kuran ve kurması muhtemel starın çocuk yüzlü
olması tesadüfü değildir.
Reklam tarihine baktığımızda yetmişli yılların satış vaadi (Unique
Selling Proposition)
yaklaşımı seksenlerde yerini star pazarlamasına bırakmıştır.
Hedef kitleyi harekete geçirecek satışı artıracak olan bu yeni
yaklaşım küreselleşme söylemleri arasında yerini bulmuştur.
Hollywood filmlerinin ve anglo-sakson pop şarkıcılarının bir
fırtına gibi estiği bu dönemde iletişim kanallarının yayılması
da buna destek olmuştur. Televizyon teknolojisinin ucuzlaması ve
halkın satın alma gücünün görece yükselmesi dünyada her evde bir
tv ve telefonun olması sonucunu doğurmuştur. Bu kültürel ortamın
çocukları olan next generation artık Madonna ve Michael
Jackson’ı walkman’le dinliyor ve atari ile zaman geçiriyorlardı.
Reaganizm (cumhuriyetçi A.B.D başkanı) ile dünyada büyüme trendi
gösteren Pepsi Cola (Pepsi cumhuriyetçi Coke Cola demokrattır.)
en büyük reklam kampanyasını da Michael Jackson’la yapmıştır.
Marka ve star ilişkisine verilebilecek en iyi örnek de buradan
doğmuştur. Starın kontrol edilemezliğine ve markaya büyük
zararlarda verilebileceğine örnek olmuştur bu olay. Michael
Jackson’ın 1979’da ilk solo albümü “Of the Wall” ı çıkardığında
zaten popüler bir şarkıcıydı. 1982 yılında “Thriller”
albümüyle pop idolü oldu. Tüm dünya gençliğini etkileyen Michael
Jackson Pepsi için en uygun aday olarak 1984 yılında sözleşme
imzaladı. ‘Yeni nesil yeni seçim’ konseptiyle bir dizi reklam
filmi çekildi. 1987 yılında çıkardığı “Bad” albüm ile dünya
müzik listelerini altüst eden Michael Jackson’la on altı ay
sürecek ve 123 konseri kapsayan bir sponsorluk sözleşmesi
imzalayan Pepsi; konser dönüşü sonrası reklam filmleri yaptı.
Beklenilenin üzerinde sonuç alınan kampanyalar Pepsi’yi mutlu
etse de bu süreç çok uzun sürmedi. Çünkü Bad şarkısına,
Martin Scorsese
yönetmenliğinde 18 dakikalık, kısa film niteliğinde bir klip
çekildi. Ancak klipteki yeni Michael Jackson görüntüsü,
neredeyse şarkıdan daha çok konuşulur hale geldi. Çünkü ünlü
şarkıcının hem yüzünde, hem de ten renginde çok belirgin ve
şaşırtıcı değişiklikler vardı. Medya, sanatçının,
zenci
olmaktan utandığı için ten rengini beyazlatmaya çalıştığı, burun
estetiği, alın kaldırma ve dudak inceltme operasyonu gibi birçok
ameliyat geçirdiği iddialarını ortaya attı. Bu tartışmalar
yıllarca sürerken, hakkında çocuk istismarı dedikoduları da
yayılmaya başladı. Tüm bu süreçlerde Pepsi sürekli kendini ve
starını aklama ve starı ile ilgili açıklama yapmak zorunda
kaldı. Doğal olarak tüm bu tartışmalar rakibi Coca Cola’ya
yaradı. Bugün Coca Cola’nın marka değeri 200 milyar dolar iken
Pepsi Cola’nın ki sadece 5 milyar dolar civarındadır. Bu sonuç
reklamcılıkta uzun vadeli star tartışmasının yaşanmasına da
neden oldu. Kontrol edilemez parametrelerin çokluğu reklamın en
büyük düşmanıdır. Buradan çıkan sonuç ise kısa vadede satmak
yerine sürdürülebilir bir pazarlama stratejinizin olması
gerekliliğidir.
Star dönemine bunun tam tersi örneklerde vermek mümkündür. Aynı
dönemde yirminci yüzyılın en büyük sporcusu sayılan NBA
basketbolcusu Michael Jordan, bir çok starı kıskandıran parlak
kariyeri ve bir lise öğrencisi iken 1984 yılında olimpiyat
madalyası alması ile Nike’ın dikkatini çekti. Aynı yıl yapılan
sözleşme ile Jordan artık Nike’ın reklam yüzü oldu. Kamera ile
de çok iyi geçinen Jordan ve stili oynadığı reklam filmleri ve
magazin dergilerinin kapaklarını süsleyerek dünyanın dört bir
yanına yayılmaya kısa sürede başladı. Jordan’ın NBA başarıları
ve kameralarla olan özel iletişimi onu bir pazarlama devine
çevirdi. Adına yapılan ‘Air Jordan’ spor ayakkabısı tam bir
pazarlama harikası olarak tarihe geçti.
Jordan her maçta giydiği ‘Air Jordan’ ayakkabısından ötürü yasak
reklam yapıyor gerekçesiyle kanun değişene kadar her maçta NBA
komisyonuna ceza ödemek zorunda kaldı. Ama Jordan'ın
ayakkabılarından vazgeçmemesi ve Nike'ın bu cezaları seve seve
ödemesi
Air Jordan'ın
doğmasının en büyük yardımcısı oldu. Jordan aynı zamanda ‘Looney
Tunes’ çizgi film karakterleriyle de aynı kareler içerisinde
bulundu. Nike markasının bir reklamında Jordan, ‘Bugs Bunny’ ile
basketbol oynuyordu. Bu reklam, 1996 tarihli "Space Jam" isimli
filme ilham kaynağı oldu. Jordan ve Bugs Bunny ikilisi bu filmde
birlikte görüldü. Ayrıca bu ikili başka bir çok reklamda da
oynadı. Tüm bu başarılı pazarlama iletişimi etkinlikleri bir
starın tutarlı ve istikrarlı duruşunun göstergesi olmuştur.
Jordan örneğinde, marka yüzü olarak seçilen starın gündelik
hayatı hem marka için hem de ilişki kurulan hedef kitle için ne
kadar önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Markalar açısından böyle
bir ilişki ya çok uzun dönemli (bir çok tehlikeyi içinde
barındırsa da) ya da sezonluk olmalıdır. Sezonluk kampanyalarda
star gelecek en az 3 yıl için başka markalarla anlaşma yapmamalı
şartı aranmalıdır.
|
Bizler yazılı olandan çok sözel olana trajik olandan
çok komik olana önem veririz. |
Türk reklam tarihinin son
on yılına baktığımızda ise, Cem Yılmaz, Haluk Bilginer, Gülse
Birsel, Mehmet Ali Erbil, Seda Sayan, Şafak Sezer, Acun Ilıca,
Sibel Can, Özgü Namal, Uğur Yücel, Şahan Gökbakar, Tarkan,
Gülben Ergen, Nil Karaibrahimgil, İbrahim Tatlıses, Ata Demirel,
Beyazıt Öztürk, Şener Şen, Ferhan Şensoy ve Okan Bayülgen’i
çoğunlukla markalarımızın yüzü olarak görmekteyiz. Bu
starların içinde en doğru kullanılan ise Turkcell’in arka sesi
olan Ali Poyrazoğlu’dur ki bu başlıca bir inceleme konusudur.
Listede mizahçıların çokluğu toplumsal yapımızın da bir
göstergesidir. Bizler yazılı olandan çok sözel olana trajik
olandan çok komik olana önem veririz. Yukarıda ki listenin
sınırlılığı çoğu zaman algı karmaşasına yol açsa da
markalarımıza önemli katkıları vardır. Görece Batı tipi
tüketiciden daha az görsel sunuma maruz kalan türk tüketicisi
starla ilişkisinde beklendik tutum değişikliğini göstermektedir.
Bunun temel nedeni türk pazarının görsel iletişime daha çabuk
tepki vermesidir.
Sonuç olarak starın reklamlarda kullanımı, dikkat çekiciliği
artırmakta ve ürünün akılda kalıcılığını sağlamaktadır. Bununla
beraber hedef kitlenin, ürünün tanıtımında rol alan ünlüyle
kendini özdeşleştirmesi sonucunda ürünün satış oranı
artmaktadır.